SON ŞANS | 2.BÖLÜM


2.Bölüm

Yumruklarını iyice sıkılaştırıp öne doğru savruldu. Demokan’ın yakasından tutup dizini kaldırdı ve abisini iki büklüm ederek çimlere devirdi. Omzundan tutarak karnına oturdu, elini kaldırıp gözüne yumruk atacakken birden kendini yerde buldu. Aynı anda boğazını sıkan eller Umut’un nefes almasını zorlaştırıyordu.

“Karşındaki adamın da karnına oturacaksın, öyle mi? Kızım beni deli etme adam gibi mücadele et!” diyerek geri çekildiğinde derin nefesler alıyordu genç kız. Abisi afili bir şekilde yürümeye devam ederken hırslanmış ve hızla ayağa kalkıp Demokan’ın dizine tekmeyi geçirmişti. Kolunu kavislendirip, boynunu kıskacına aldı ve iyice sıktırdı. Demokan’ın esmer teninde bile belli oluyordu nefessizlikten kızardığı. Atik bir hareketle, doğal refleksi olan yumruğunu Umut’un yüzüne indirdiğinde bir feryat koptu genç kızdan. Yere oturmuş, elleri yüzünde çığlıklar atarak ağlıyordu. Canı yanıyordu, hem de çok. Erdener kızın acı çığlığını duyunca yataktan fırladı ve koşarak aşağı indi. Aykut silahını çekmiş sinirle dışarı fırlamıştı. Peşinden de Eyrem ve Erdener ilerliyordu.

“Bu defa senin o elini sikeceğim! Ulan şerefsiz! Bu kızın kaçıncı dayağı lan senden!” diye bağırırken silahın emniyetini açıp Demokan’ın boynuna yasladı. Demokan sıkılı dişleri ve çatık kaşlarıyla karşısındaki babasına sinirle bakıyordu.

“Öğrenecek baba. Kendini dışarıdaki piçlere karşı korumayı öğrenecek. Sen bellisin, ben belliyim. Dost var, düşman var…” dediğinde Aykut derin bir nefes aldı ve sinirle başını sallayıp, silahı geri yerleştirdi beline. Erdener kızı kucağına aldı, eve doğru ilerledi. Mutfağa girip, buz torbasını aldı ve kızın alnına yerleştirdi. Şuan Umut’un canı ne kadar yanıyorsa, Erdener’in canı katbekat daha fazla yanıyordu. Demokan hızla odasına girdi, gömleğini giyip, pantolonunu geçirdi üzerine. Kemerini taktı ve silahını beline yerleştirip ceketini de üzerine çekti. Dolaptaki kravatlara bakarken köpek tasması takar gibi bir de kravat mı takayım? Olacak iş değil diye düşünerek gardırobun kapağını sürükleyerek kapattı. Aşağı inip, mutfağa girdiğinde Umut’un kendine geldiğini gördü ve usulca yaklaşıp saçlarına bir öpücük bıraktı, şefkatle okşadı.

“Kızmadım,” diye fısıldayan Umut’a bakmak için eğilse de kız yüzünü Erdener’den tarafa çevirdi. Yine bir buse kondurdu saçlarına ve kendini dışarıya atıp arabasına bindi. Yolları hızla arşınlarken diğer yandan birkaç dakika öncesinde yaşananları düşünmeye başlamıştı. Çok mu yükleniyorum acaba? Ama öğrenmeli kendini korumayı. Benim ona vurduğum gibi birisi ona vursa kalkabilecek mi ayağa? En kötüsü sevdiği, belki de evleneceği adamdan şiddet görecek… Kendini savunabilecek mi? Savunmalı. O benim küçük kız kardeşim, o benim Umut’um. Korkmamalı hiçbir şeyden. Zor be abilik. Zor!

İş yerine ulaştığında hızla ofise girdi ve karşısında çıkan çalışanlara sert bir bakış atıp odasının kapısını açtı. Selim adında genç bir çocuk onu odada bekliyordu. Demokan’ı gören genç adam saygı ile ayağa kalktığında Demokan tebessüm edip, gencin omzundan tutup oturttu. Her zaman yapılan sohbetlerine başladıklarında genç adam hayallerinden bahsetmişti Demokan’a. Atölye açmak istediğini, hatta bir de stüdyo kurmak istediğini söyledi. Demokan akıl verirken, bir yandan da desteğini esirgemediğini ve onu dikkatle dinlediğini anlatıyordu. Konu aileye geldiğinde Demokan önündeki belgeleri kenara iteledi ve genç adamın gözlerine baktı.

“Oğlum bu arada senin pederle aran nasıl? Hayallerinden bahsediyor musun ona? Destekçi oluyor mu bu konuda?”

Çocuk hüzünlü bakışlarını kucağında birleştirdiği ellerine dikti. “Nerede be abi...” dedi iç burkan bir sesle. “Sabah sekizde işe gidiyor, akşam sekizde eve geliyor. Akşam yemeğini annem hazırlamış oluyor zaten, sonra da televizyon karşısında uyuyor. Bu her gün, her gece tekrarlanıyor. Hayallerimi hangi ara anlatayım? Dinleyen, anlayan ve destek olan bir babam olmadıktan sonra anlatsam ne olacak?”

Demokan iç çekti. Kendi ailesindeki kenetlenmeyi her gün görüyordu. Kocaman adamların peşinde birer çocuk muamelesiyle koşturan anneleri ve babaları izliyor, varlıklarını her daim hissediyorken; karşısındaki çocuğa ve annesine üzülüyordu. “Sabırlı kadınmış annen. Bazen insan kendine bile tahammül edemiyorken, birçok şeye dayanabilen tek varlık sanırım anneler.”

“Çok uzun yıllardır evliler, abi. Onlarda artık her şey alışkanlık olmuş. Sabah kalkıp kahvaltı hazırlamak da, akşam aynı yatağa yatıp sırt dönmek de…”

“Bir şeyler paylaşmamak da alışkanlık mı? Bizimkiler de uzun yıllardır evliler ama bir gün olsun alışkanlık deyip kestirip atmıyorlar.”

“Bizde böyle Demokan abi. Yıllardır üçümüzün bir araya gelip iki saat sohbet ettiğimizi hatırlamam. Bırak beni, pederle annemin de konuşacağı bir şeyi kalmamış galiba. Ayrı dünyalar be abi. Çok ayrı dünyalar, bir evin içine hapsolmuşlar.”

“Dün ile bugün arasında bir fark yok yani? Doğru mu anlıyorum?”

“İnan yarının da bir farkı olmayacak. Ne sağlıklı olduklarının, ne de yaşadıkları hayatın değerini hatırlamaz olmuşlar. Bu senle konuştuklarımızı duysalar bana çok kızarlar. Atölye, stüdyo, sanata karşı olan aşkım, yönetmen olma hayallerim… Onlar için anlam ifade etmiyor. Onlara göre geliri güzel, açıkta kalmayacağım bir işte çalışmalıyım. Memur olmamı istiyorlar.”

“Geçecekler onları! Sen kendi hayallerin uğruna bugünden bir adım atmazsan, çok geçmeden asıl kendine üzülüyor olacaksın. Farkında değil misin hala? Peder gibi akşam işten eve gelir, yemeğini yer, sonra da televizyon karşısında pineklersin. Annene hayatı zehir eden adam gibi sen de evlendiğin kadına hayatı zehir edersin. Eee, babandan ne farkın kalacak?”

“Yok, be abi. Babamı seviyorum ama ben onun gibi olmayacağım!” dediğinde Demokan başını salladı ve çekmeceden aldığı zarfı gence uzattı. Almamakta diretse de Demokan’ın bir bakışı ile boyun eğmek zorunda kalmıştı çocuk. Kapının tıklatılmasıyla bugünkü konuşmanın bittiğini anlayan genç, selam vererek odadan çıktığında içeriye uzun bacaklarını gizleyemeyen, kısacık bir elbise giymiş ve bronz teninin iticiliğini, seksi sanan bir kadın girdi. Demokan’ın kaşları tiksintiyle daha fazla çatıldı. Kaşlarının ortasında ve alnında çukurluk oluştu.

“Demirkan! Sevgilim bak, saatini evimde unutmuşsun,” diyen kızın eline baktı ve saati gördüğünde dişlerini sıktı. Lanet olsun bir daha sevişirken saatimi çıkarmayacağım diyerek kendi kendine hayıflandı. Kadına birkaç adım yaklaşıp saati elinden alıp, masaya özenle yerleştirdi.

“Birincisi adım Demokan. İkincisi ağzını yayarak sevgilim demen ve bunu bana yakıştırman gereksiz. Üçüncüsü ben saatimi unutmam, önemli bir saat. Yani unutmam, ben çıkartırım.” dediğinde karşısındaki esmer kadının yüzü düştü.

“Ama biz sevgiliyiz. Yani… O ateşli geceyi unutmuş olamazsın.”

“Ateşli olsaydı emin ol unutmazdım,” deyip iç çekti. “Ateşimle oynaman asıl senin unutmanı engellemiş. Oysa ben hiçbir şey hatırlamıyorum,” derken sesi baskın ve uyarıcı bir tondaydı. Kimse ona hesap soramazdı. Hele ki karşısında kiminle ne yaptığı belli olmayan bir kadının bu konuda şansı bile yoktu.

“Seni adi…”

“Hadi git buradan, elimde kalacaksın! Âlemin altından çıkan, bizim üstümüze binmeye çalışıyor!” dediğinde genç kadın kaçarcasına, büyük bir korkuyla çıktı odadan. Yapardı Demokan, zaten ününü babasından ve ağzından çıkan her sözü yerine getirmesinden almıştı. Saati özenle kutusuna yerleştirdi, temizlemesi gerekiyordu. Kalender Korkut’tan kalan, babasının kendisine hediye ettiği özel bir saatti ve onu kaybederse pişmanlığından öleceğini biliyordu. Kapı çalındı yine. İçeriye pek de haz etmediği adam ve korumaları girince ortam gerilmiş, Demokan’ın da korumaları odaya doluşmuştu. Başı ile işaret verdiğinde kendi adamları dışarı çıkarken, yaşlı adam koltuklardan birisine oturmuştu. Demokan tüm heybeti ile koltuğuna oturdu. Siyah saçları, keskin yüz hatları ile ölüm makinesini andırıyordu. Çatılan kaşları bile bir insanın korkusunu tetikliyordu. Bir doksan boyu ise cabasıydı heybetinin. Uzun boyuna rağmen, o kadar da kilolu değildi. Doksan kiloluk ve uzun boylu, heybetli bir adamın karşısında nasıl durabilirlerdi ki? Konuşmaya başladıklarında iki tarafta dikkatle dinliyorlardı birbirlerini.

**

“Amca, Umut hazırlansın dışarıya çıkarayım. Olur mu?” diyen Erdener’e baktı Aykut. Başını salladı, uzun zamandır Eyrem ile baş başa kalamıyor olmaktan şikâyetçiydi.

“Bilindik bir mekâna gitmeyin ha! Akşam televizyonlarda ikinizin aşk yaşadığınıza dair haberler izlemek istemiyorum…” diyen Aykut’a bakarken yutkundu genç adam. Açık açık söylüyordu istemediğini. Yine de başını sallayarak onayladı ve ayağa kalktığına genç kız içeriye girdi. Hafif esmer teni, bukleli koyu kumral saçları omuzlarına dağılmış, yeşil gözlerini daha da belirginleştiren bir makyaj ile melekler kadar güzeldi. Üzerine giydiği açık renk kot gömlek ve altındaki daracık, bacaklarını sımsıkı saran pantolon ile Erdener’in nefesi kesilmişti. Çaktırmadan kendi üzerine baktı. Demokan’ın siyah tişörtü ve koyu renk kot pantolonu, siyah spor ayakkabısı ile pek de yakıştıramadı Umut’un yanına kendisini.

“Çıkabiliriz kaptan!” diyerek sırıttı Umut. Seviniyordu aslında bu adamın geri gelmesine. Küçüklüğünden bu yaşına kadar her zaman ona iyi davranmıştı. Hep ilgilenmişti ve Umut için Erdener çok ayrıydı. Abiydi o, candı artık. Kendi abilerinden bile daha fazla sever olmuştu onu ama dili ‘abi’ demeyi istemiyordu. Adı ile de seslenemezdi saygıdan dolayı, bu yüzden hep lakap takardı Erdener’e.

“Erken döneriz amca.”

“Gidin, gidin… Acele etmeyin, gezin.” dedikten sonra Erdener’in kolunda tutup kulağına yanaştı. “Koçum acele etmeyin, yengenle biraz vakit geçirelim, biz de insanız,” deyip üstüne bir de göz kırptığında Erdener sırıttı. Başını sallayıp, kızın peşine düşmüş ve bahçeye çıkmıştı. Arabaya bindiklerinde kemerini bağlayıp radyoyu açan Umut, geri yaslandı ve Erdener’in arabayı çalıştırmasını bekledi. Araba yollarda su gibi akarken, sessizlikten sıkılan taraf Erdener olmuştu.

“Gözün acıyor mu?”

“Aslında çok değil. Ama çok sert vurdu!”

“Niye böyle bir şeye gerek duyuyor ki?”

“Bilmiyorum, kaptan! Kendimi savunmalıymışım. Onu boş ver, senin maçlarını izlemeye geleceğim…”

“Aramızda kalsın. Şimdilik kimse bilmiyor Beşiktaş ile anlaşma imzaladığımızı.”

“Tamam, bir tek ben biliyorum yani… Sevindim.”

“Sen neler yapıyorsun?”

“Ben… Dans okulundayım yine. Şey… Engelli miniklerin dans hocalığını yapıyorum. Yani senin gibi gözler önünde değilim ben…”

“Emin ol Umut’um, senin yaptığın iş gözler önünde olmasa da gönüllerin içinde. Cansın güzelim sen.”

“Teşekkür ederim kaptan!”

“Sahilde mi oturalım, yoksa alışveriş merkezine mi gidelim?”

“Sahili hep severim, biliyorsun…”

**

“Toplantımız burada sona ermiştir. Herkes öğle yemeğine çıkabilir.” diyerek kocaman toplantı odasından çıkmış ve ceketinin düğmelerini açarak hızla asansöre binmişti genç adam. Başını kurşun rengi, soğuk asansör duvarına yasladı ve gözlerini kapattı. Uykusuzdu, yorgundu ve haftanın son iş gününde biriken önemli işler vardı. Asansörün durması ile bir ses yankılanmış ve kapılar açılmıştı. Atik bir şekilde çıkışa doğru ilerledi, kapıdaki güvenliklere baş selamı verdi. Mevkii ne olursa olsun, hiçbir zaman insanları aşağılamayan, her zaman insanların eşit olduğunu düşünen ve bu düşünceyi sonuna kadar savunan bir özelliği vardı genç adamın. Babası, amcası, yengeleri… Tüm ailesi onlara böyle olmayı öğretmişti. Çünkü para çoğu insanı değiştirebilecek bir güçtü. Aslında bir kimyasal silah kadar zararlı olduğunu düşünüyordu paranın. Ama o kimyasal silah olmadan da yaşayamıyordu insanoğlu. Devir değiştikçe insanlar ucuzlamış, para değer kazanmıştı. Telefonundan yayılan titreşim ile başını eğdi ve usulca kaldırımda yürümeye devam etti. Gurur mesaj atmıştı, akşam buluşacaklarını bildiriyordu. Birden bacağında hissettiği baskı ile başını aşağı eğdi ve tekerlekli sandalyede kendisine gülümseyen genç kıza bakıp, gülümsedi.

“Affedersiniz, rahatsız ettim ama kaldırıma çıkmama yardım edebilir misiniz?” diyen genç kadına sıcacık bir gülümseme bahşedip başını salladı, kızın tekerlekli sandalyesinin arkasına geçerek, önünü hafif kaldırdı ve kaldırıma çıkardı. Ellerini birleştirip kızın önüne geçti yeniden.

“Çok teşekkür ederim beyefendi.”

“Ne demek, önemli değil. İsterseniz gideceğiniz yere kadar eşlik edebilirim. Malum işlek bir cadde burası ve trafik su gibi akıyor.”

“Aslında ben… Kılıç Holding’i arıyordum. Sanırım kayboldum,” derken kaşlarını kaldırıp, dudak büzmüş ve boynunu sağ omzuna doğru eğmişti. Sarı saçları omuzlarına dağılmış ve iri mavi gözleri ile karşısındaki adama bakıyordu.

“Hayır, bu yolun sonundan sağa döndüğünüzde  karşınıza çıkacak. Bu arada ben Ermen Korkut.” diyen adama şaşkınca baktı genç kız. Pot kırmıştı. Ellerini sallayarak, hararetli bir şekilde derdini anlatmaya başladı.

“Aaa… Affedersiniz, şey… Ben sizin asistanınız olmak için başvuru yapmıştım… Onun görüşmesi için gelmiştim…”

“İsterseniz bunu bir kahve içerek konuşalım. Kaldırım pek yeri değil, ayrıca yağmur da yağacak…”

“Peki,” diyen kızın önüne geçerek yürümeye başladı. Birkaç adım sonra dönüp, kıza baktı. Çok geride kalmıştı ve kasten yavaş sürüyordu tekerlekli sandalyesini.

“Ne yapıyorsun?”

“Hayatımdaki herkes yanında tekerlekli sandalye ile ilerleyen birisi istemiyor, utanıyorlar. Hem de sizin gibi birinin yanında-“

“Benim gibi biri öyle mi? Bu tarz komplekslerim yoktur, gerçi hiçbir insanın böyle kompleksleri olmamalı. Ne için utanacağım ki? Asıl böylesi çirkin düşünceleri besleyen insanlar utansın.”

“Çok haklısınız. Ah, bu arada ben Ahenk Tutkun!” dediğinde başını sallayıp gülümsedi ve genç kızın yanında yürümeye başladı Ermen. Yakınlardaki bir mekâna geldiklerinde, cam kenarındaki masalardan birinin sandalyelerini köşeye çekti ve kıza yer açtı. Diğer tarafa geçip oturduğunda Ahenk biraz şaşkın, biraz da heyecanlı bir şekilde kucağındaki elleri ile oynuyordu.

“Ne içersin?”

“Sütlü kahve,” derken sesi titrek ve kısık çıkmıştı ama Ermen bunu umursamadı. Garsona işaret vererek iki kahve söyledi. Genç kıza doğru döndü. Her iş yerinde en az iki engelli vatandaş çalıştırılması gerektiğini biliyordu. Babası, annesi ve kız kardeşi de engelli insan ve çocuklar için birçok yardım düzenliyorlardı. Genç kız suskunluğunu bozup konuşmaya başladı.

“Ben size kendimi tanıtayım en iyisi…” diyerek mırıldandı ve kendini kısaca tanıttı. Eğitiminden, okuduğu okullardan ve aldığı derslerden bahsetti. Sağlık durumunu anlatırken, engelinin bir şeyleri başarmaya asla engel olmadığını da anlattı. Neredeyse okuduğu okulların hepsini tam bursla kazanmıştı.

“Pardon, hukuk okudun ama neden asistanlık başvurusu yapıyorsun ki? Avukatlık deneyimin oldu mu?”

“Şey… Pek sayılmaz.”

“Pekâlâ, o zaman şöyle yapalım. Sen yine asistanlığı kaptın ama şirketin avukatlarından da kendi mesleğin hakkında bilgiler alabilir, onlarla birlikte hareket edebilirsin. Kendini, kendi alanında da geliştirebilirsin. Bunu da düşün derim…” dediğinde genç kız şaşırsa da dalgınca başını salladı. Kahveleri içip, iş yerine geri döndüklerinde çalışma maratonuna geri dönmüştü Ermen. Genç kız ise ona yardım edenleri, işi öğretenleri dikkatlice dinliyordu.

**

Evin kapısını açıp, anahtarı yeniden siyah pantolonun cebine attı ve ceketini sıyırıp portmantoya astı. Parmaklarını saçlarının önünden geçirip ensesine kadar ilerletti. Kolunu kavislendirip, kaldırdı ve gömleğinin manşetlerini çözerken seslerin geldiği yere, bahçeye doğru ilerledi. İşten yorgun gelmesine rağmen eğlenceye yürüyordu. Aslında yatıp, dinlense iyi olabilirdi ama bahçesinde gülüşüp, kahkaha atan adamları bırakıp yatamazdı Ermen. Manşetleri birkaç kat atarak geriye katladı. Gömleğinin ilk iki düğmesini açıp bahçeye çıktı ve masadaki kutudan bir bira alıp, açtı. Birkaç yudum içip, etrafı izlemeye başladı.

Bu yalnızlık hiç bitmez
Ne kavgam bitti ne sevdam
Ömür geçer gönül geçmez
Her ayrılık bir vurgun değmeyin yaşlarıma
Benden selam söyleyin bütün aşklarıma

Araya enstrümanlar girdiğinde hepsi biralarını kaldırıp tokuşturdular ve bağıra çağıra şarkıya eşlik etmeye başladılar. Ellerinde biraları kimisi masada oturuyor, kimisi mangalla ilgileniyordu.

“Benden selam söyleyin bütün aşklarıma…” diye bağırıp elinde maşa ile ritim tutan Gurur’a baktı, Ermen. Laf atmaktan da geri kalmadı.

“Lan senin aşkın mı oldu da sen söylüyorsun…”

“Kes lan sesini! Sen önünü görebiliyor musun da konuşuyorsun?”

“Sana ne oğlum! Saç benim değil mi? İster keserim, istersem örerim!” diye tatlı sert ama umursamaz bir şekilde laf sokmalarına ortamdaki diğer adamlar kahkahalar ile gülüyorlardı. Ermen’in saçları her ne kadar subay tıraşı olsa da ön kısmı uzundu ve sürekli yana doğru tarayıp, hafif kaldırıyordu. Bahçe kapısı açılıp içeriye giren adam ile birlikte hepsinin başı o yöne döndü.

“Selam gençlik!”

“Erdener abi…”

“Yuh! Oğlum aradaki dört, beş yaşın lafını yapmayın ya! Kendimi yaşlı hissetmeye başladım,” diyen Erdener hemen eline birasını aldı, kabaca tokuşarak yerine oturup, ayaklarını masanın kenarına uzattı ve başını geri yasladı.

“Taner amcamın oğlu nerede?” dediğinde hep bir ağızdan gülmeye başlamışlardı. Ne diye öyle lafı uzatıyordu ki? Adını söyleseydi ya.

“Adam devriyede.”

“Aykut amcamı mı basacakmış yine?”

“Hop! Babamın işleri bende! Tabi legal olanlar…” diyen Ermen’e bakarak sırıttı.

“İllegallere kim bakıyor acaba?”

“Demok!”

“Oğlum ben de bu Demokan’ı anlamadım! Gelirken aradım nerede olduğunu sordum ama… Bilmiyormuş. Bir kadının yanındayım dedi, evin adresini kadına sordu hatta! Bir saate katılır bize!”

“Oha! Babam geliyor!” diyerek elindeki birayı ağacın arkasına bırakan Ermen sessizce küfür mırıldandı.

“Aha tüm amcalar geldi!” diyen Çetin’in oğlu Çınar’dı.

“Senin baban da orada!”

“Siktir!” diyerek birasını oturduğu sandalyenin altına bıraktı. Aynı anda diğer genç adamlar da içkilerini sandalyelerin arkasına saklıyorlardı. Aykut ve diğerleri oğullarının ne yaptığını görmüştü. Sırıtarak Ermen’in arkasındaki ağacın kenarındaki birayı aldı ve birkaç yudum içti. Diğer babalar da oğulları için aynı şeyi yapmıştı. Birden tüm Korkut erkekleri masada yerini almış, Çetin ve Çınar da onlara katılmıştı. Yemekler yenilirken, eski anılardan açılmıştı konu. Demokan sessizce konuşanları izlerken, Ermen anlatmaya başlamıştı.

“Lisedeyken… Hatta lise birdeyken okuldan kaçıp, sürekli geziyordum. Bir gün babamı arıyorlar ve babam benim okuldan kaçtığımı öğrenince deliriyor. Sahilde oturuyorum, birden babam geldi yanıma oturdu. Okuldan aldığını ve işe verdiğini söyledi. Tabi şaka falan sanıyorum o zamanlar. Araya hafta sonu girdi. Pazartesi günü sabahın köründe babam kulağımdan tuttuğu gibi kaportacıya götürdü. Ulan bir hafta tatilde diye bildiğiniz ben, gece gündüz arabalarda çalıştım. Sonunda babam affetti de okula geri döndüm.” diyerek yemeğini yediğinde Aykut gülümsedi. Demokan’ın sessizliği fazla dikkat çekiyordu. Aykut kaşlarını çatarak baktığında, omuz silkti Demokan ama babasının susmayacağını anladığında derin bir nefes alıp, masadaki ortamı tarttı.

“Bugün Kara Salih ile adamları geldi. Gözdağı verdi gitti,” deyip tek tek diğerlerine baktı. “Demem o ki; dikkatli olun. Bu itin ne yapacağı belli olmaz!”


Yorumlar

  1. Okuduğum zaman yüzümde tebessüm vücudumda bir hafiflik oluyor son şans'ı okuduğumda 🤗
    Son olarak Erdenercigimin de dediğine ufak bir detay ekleyecek olursam;
    Yaptığın iş gözler önünde ve gönüllerin içinde cansin yazarcigim sen ♡♡

    YanıtlaSil
  2. Kelimelerini, bizimkileri ve en çokta seni özlemişim güzelim ❤ Seni seviyorum Fundam ��

    YanıtlaSil
  3. Demokanin Umut'a davranisi bence cok dogru. Kadinlar zayif diye onlara kolaylik saglanmamali, zorlugu basara bileceyi guce kavusturulmali😊

    YanıtlaSil
  4. Özlemişim tekrar okumak ne kadar iyi geldi bilemizsiniz valla iyiki tekrar yayinladin yazarim

    YanıtlaSil
  5. Ozlemisim bu develeri ellerine sağlık canım

    YanıtlaSil
  6. Nacizane kendi düşüncemi belirtmek isterim lütfen yanlis anlamayin fakat o kadar fazla kişi var ki karıştırıyorum sahsen bi de bu bir devam.hikayesi miydi sanki bir.evveliyati varmis gibi geldi cogu hikayenizi okumuştum ama hatırlamıyorum bununla ilgili birsey ��

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar